Avrupa’da erkekler, birçok metres hayâtı yaşıyor. Komşu,
ahbâb kızlarını, talebelerini, işçileri igfâl ediyorlar. Pek çok kadınla gizli
evlilik bağı kuruyorlar. Bir yandan kadınlar, kızlar fuhşa, felâkete
sürükleniyor, istikbâlleri mahvoluyor, bir yandan da, babası belirsiz
milyonlarca çocuk, ya çöplüklere bırakılıyor. Yâhud, anasız, babasız,
terbiyesiz yetişerek cemıyyete yük ve belâ oluyorlar. İslâmiyette zenginler
dörde kadar evlenip, çocuklar, analı, babalı, terbiyeli yetişir. Evler, âile
yuvaları çoğalır. Cemıyyet hayâtı kuvvetli ve düzenli olur. Çok evlenmek
isteyenler de, zengin olmak için çalışır. İş hayâtı genişler. Ticâret, teknik
ilerler.
Çok evliliğin ortaya çıkardığı mesuliyet ve yükümlülükler
vardır. Bunların başında hanımlar arasında her bakımdan adaleti tatbik etmek
zarureti gelmektedir.
Bugünkü şartlarda, bu ortamda bu adaleti, huzuru
sağlayabilmek hemen hemen mümkün değildir. Bugün ikinci evlilik hoş
karşılanmadığı için, gizlilik içinde
yapılıyor, ikinci hanım devamlı aşağılık hissi duyuyor ve devamlı üzüntü içinde
bulunuyor. Ruh dengesi bozuluyor. Birinci hanımın, haberi olduğunda bu defa
bunun ruh dengesi bozuluyor. Erkek ikisi arasında dengeyi, huzuru sağlamak için
uğraşırken onun da dengesi bozuluyor.
Bu ve bunun gibi sebepler ile hanımları arasında adalet göstermeyecek bir
erkeğin, birden fazla kadınla evlenmesinin caiz olmayacağı açıktır. Hatta
alacağı kadının nafakasını temin etmeyecek ve haklarını gözetmeyecek ise, onun
bir kadınla bile evlenmesi uygun görülmemiştir.
Sözü özetlemek
gerekirse, tek kadınla evlilik asıldır ve adaleti, huzuru sağlamak için daha
elverişlidir.
ANNE BABALAR
GENÇLERE ACIYIN,
YUVALARINI YIKMAYIN!
Evliliğimizin ilk
haftasıydı. Ellerini öpüp hayır dualarını almak için, Muhammed Bâkır amca ile hanımı Maide
teyzeyi ziyarete gitmiştik. Rahmetli
Muhammed Bâkır efendi, Seyyid Fehim hazretlerinin torunudur. Yaşı o zaman
seksenin üzerinde idi. Hanımı Maide teyzenin yaşı da ona yakındı.
Hal hatır sorduktan sonra,
bizim hanım Maide teyze ile, ben de Muhammed Bâkır amca ile sohbete daldık.
Benim bir kulağım Muhammed Bâkır amcada, diğeri de Maide teyzede; ne nasihat
edecek ne diyecek diye merak ediyorum.
Maide teyze yakınlarından
kimler var, diye bizim hanıma sordu. O da, annem, abim ve kız kardeşlerim var
diye cevap verince, daha başka kimlerin var diye diğer bütün akrabalarını da
saydırdı. Sonra kendisi doğu şivesi ile söze başladı: “Bak kızım dedi, şimdi
senin ne anan var, ne abin var ne kardeşlerin ne de diğer akrabaların, bunların
hepsini öldü kabul et. Sonra, sadece bu var, diye beni işaret etti. Eğer bunu
böyle kabul edersen, rahat edersin. Sıkıştığın zaman akrabalarına sığınırsan,
onları bir kurtarıcı gibi görürsen, bu hayat bitmez, dünyayı kendine zindan
edersin.”
“Gençler dışarıdan destek aramayın!”
Muhammed Bâkır amca da
konuyu dönüp dolaştırıp evlilik üzerine getirdi. Dedi ki, “Bak oğlum, bu
kızcağız Cenab-ı Hakkın sana bir emanetidir. Emanetin muhafazası gerekir.
Kendisine zarar verecek her şeyden bunu korumakla mükellefsin. Kendi anne
babandan da koruyacaksın. Çünkü evlilikte en çok zarar erkek ve kızın
yakınlarından gelir. Sizin artık işiniz aşınız onlardan ayrı. Kendi işinizi
kendiniz görmeyi öğrenin. Sıkıştığınız zaman anne babanızdan yardım istemeyin.
Kendi tecrübelerinizle, imkanlarınızla ayakta kalmayı öğrenin. Sizin halinizi
sizden başka kimse bilmez. Birbirinize destek olun dışarıdan destek aramayın.”
O zamanlar bu nasihatlarin
önemini bugünkü kadar anlayamamıştım. Kızların anne babalarına sığınmaları,
erkeklerin anne babalarının tesiri ile kıza zulmetmeleri ve ailelerin de
gereksiz müdahalesi ile yıkılan nice yuvalara şahid olunca çok daha iyi anladım
bu nasihatların önemini. Gençler arasında hiçbir ciddi problem olmamasına
rağmen, kız tarafının damadı avuçlarının içine alma gayretleri, erkek tarafının
da kızı anne babasından koparmak için yaptıkları akıl almaz mücadele yeni
kurulan yuvaları çatır çatır yıkmaktadır.
Gençlerden aldığım bu
husustaki şikayetler dudakları uçuklatacak cinsten.Yediği yemekten, giydiği
elbisesine, günlük harcamasından haftalık gezisine kadar karışan kız yakınları.
Düğünde hediye gelen altınların nasıl değerlendirileceğinden tutun da, kız
tarafına hangi aralıkla nasıl gidileceğinden ne tür hediyeler alınacağına,
nerede çalışacağına dair müdahaleler. Damadın tayini başka bir ile çıktığında
kızlarını göndermeyen aileler... İnsan, “Madem kızın bu kadar kıymetli idiyse
ve dizinin dibinden de ayırmayacaktın niçin evlendirdin?” demeden duramıyor.
Kuş yuvadan uçtu artık, kabul edin!
Aileler kuşun yuvadan
uctuğunu bir türlü kabullenemiyorlar. Artık onların yeni bir yuvası var. Bu
yuva kendileri ve çocukları içindir. Bunun dışındakiler anne baba da olsa
misafirdirler. Bir misafirin müdahalesi ne kadar olursa onların da müdahalesi
ancak o kadar olmalıdır.
İki ayrı ruh iki ayrı
bedenin uyum sağlaması kolay değil. Gençler bunun mücadelesini verirken bir de
anne babaları ile mücadele vermeğe kalkınca işler iyice karışıyor. Ya ruh
dengeleri bozuluyor ömür boyu bunun sıkıntısını çekiyorlar ya da, evlilik sona
eriyor.
Her iki tarafta uzaktan
akrabam olan iki genç evlenmişlerdi. Her iki taraftan da o kadar müdahale oldu
ki, gençler gizlice Avustralya’ya kaçmak zorunda kaldılar. Evliliği ancak böyle
kurtarabildiler. Şimdi anne babalar çocuklarının ve torunlarının hasreti ile
kavruluyor, hergün gözyaşı döküyorlar. Kendilerine de çocuklarına da kimsenin
yapamayacağı kötülüğü yaptılar. Hani derler ya, insanın kendine yaptığı
kötülüğü cümle alem toplansa yapamaz.
Anne babalar, lüftfen
çocukları rahat bırakın. İyilik yapalım derken, onların yuvalarını yıkmayın.
Cenab-ı Hakkın, “Allah, evlerinizi,
sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı.” buyurduğu evleri zindana çevirmeyin.
Aileler
gençlere iyilik değil
kötülük yapıyor!
İzmirli bir gencin evliliği,
üç sene önce bir sene dolmadan bitmiş. Bitiş sebebini şöyle anlattı: Evimiz kayınpederlerin evine yakındı. Sabah
ben işe giderken hanım da hazırlanıyor benimle beraber evden çıkıyor annesine
gidiyordu. Akşam çoğu zaman annesinden alıp getiriyordum. İş dönüşü evde olduğu
zaman da annesi bizim evde oluyordu. Başbaşa rahat bir şekilde kaldığımız
nadirattandı. Bir müddet böyle devam etti. Bir gün hanıma, bu böyle olmaz, biz
artık evlendik, ayrı bir evimiz var. Herkes evinde başbaşa, yalnız kalmak
ister. Ayrı bir evimiz olduğunu kabullen, emanetçi gibi olma. Annene söyle,
devamlı burada olmasın. Sen de, hergün annenlere gitme. Hafta sonunda beraber
gideriz. Hasretini giderirsin, dedim. Önce razı olmadı. Ben annemsiz duramam,
dediyse de ben ısrar edince mecburen razı oldu.
Bu defa da, telefonla
görüşmeye başladılar. Herkese gelen telefon parasının 3-4 katı fatura gelmeye
başladı. Kendisini defalarca ikaz ettim. Hatta, kayınvalideye de durumu
söyledim. Telefon etmesini çok mu görüyorsun, tabii ki arayacak diye kızından
taraf oldu. Bir müddet daha sabrettim. Değişen bir şey yok. Sonunda bu konu tartışmaya
dönüştü.Tartışmadan annesinin haberi oldu hemen. Nasihat edecekleri yerde,
kızlarını alıp götürdüler. Gidiş o gidiş, bir daha da bir araya gelemedik.
Evliliğimiz fındık kabuğunu doldurmayan bir sebepten bitti.”
Konyalı Hacı Veyiszade efendi damatları, seyit veya alim olmadıkları halde
geldiklerinde yaşlı haliyle ayağa kalkardı, onlara hürmet gösterirdi. Sebebini
sorduklarında,” Benim için damatlarım
muhterem kimselerdir. Çünkü, kızlarımın dinlerini, namuslarını koruyorlar,
nafakalarını veriyorlar” derdi.
Ev çok yakın olmamalı
Evlilikte ilk aylar çok
önemlidir. Kadın evine alışmalı, evini kabullenmelidir. Bunun için, evin ana
babanın biraz uzağında olmasında büyük fayda vardır. Birçok kız annesi, aynı
mahallede hatta aynı apartmanın karşı dairesinde olmasını istiyor. Aslında bu,
kızına iyilik değil kötülüktür. Kız tarafına yakın olunca, herhangi bir şeyden
dolayı kızının üzgün olduğunu gören anne baba eyvah, damat kızı dövmüş, üzmüş
gibi yanlış düşüncelere kapılıp araya girerler sıkıntıya sebep olurlar. Erkek
tarafına yakın olunca da sıkıntı olur. Örneğin insanlık hali kız hasta
olabilir. Bunun için yemek hazırlayamaz, ütüsünü yapamaz. Bu hali gören erkeğin
ana babası eyvah oğlumuz aç susuz kalıyor, elbisesi bile ütülenmemiş diyerek
kıza sıkıntı verirler.
Kayserili Osman amca
anlatmıştı: Damadı ziyaretine gelince, damat tatlı gel, demiş. Damat da sonraki
gelişinde tatlı getir anlamış baklava ile gelmiş. Osman amca yine, damat tatlı
gel, demiş. Bir daha ki gelişinde, bir değil iki kilo baklava getirmiş. Osman
amca yine, oğlum tatlı gel deyince artık sormak zorunda kalmış. Osman amca
demiş ki, oğlum tatlı gelden maksadım, sık gelme seyrek gel. Seyrek gelince
kıymetin artar, aramız tatlı olur, demek istedim, demiş.
Evliliğin ilk aylarında
aileler çocukları kendi yanlarına çekme gayreti yerine, herkes kendini karşı
tarafın yerine koysa problem kendiliğinden çözülecek daha doğrusu problem
olmayacak. Daha da ilerisi, kız tarafı erkek tarafını tutar, onun avukatlığını
yapar, erkek tarafı da kız tarafını düşünür onları memnun etmeye çalışırsa,
aileler arasında memnun etme yarışı başlar, her iki aile de rahat eder.
Aslında erkeği ailesinden
koparmak kız tarafına fayda değil zarar getirir. Oğullarının kendilerini terk
ettiğini gören anne baba, maddi manevi desteklerini çekerler. Her fırsatta,
evliliğinin devamı için değil yıkılması için çalışırlar. Bunun için böyle bir
hareket hem dinen hem de örfen uygun olmaz. Netice de o yaşa kadar, büyütmüş
okutmuş ilerisi için büyük hayaller içinde olan ailenin hayalleri yıkılır.
Onların beddualarının alınmasına sebep olur. Beddua ve kin üzerinde olan yeni
aile fazla ayakta kalamaz.
“Benim rızamı almak istersen”
Erkek tarafının da kızı
ailesinden tamamen koparmak istemesi çok yanlış olur. Belli ölçülerde irtibat
mutlaka devam etmelidir. Yeni yuvanın mesafe olarak erkek tarafına daha yakın
olması da hem dinimizin hem de örfümüzün gereğidir.
Çok mahzurlu, dinen uygun
olmayan bir hal değilse, kız tarafı her zaman tartışmalarda kızının değil
damadının yanında yer almalıdır. Asırlardır Müslümanlar böyle hareket
etmişlerdir. Bunu da Resulullah efendimizin uygulamalarından öğrenmişlerdir.
Resulullah efendimizin
mübarek kızları Rukiye validemiz, üzerine cariye aldığı için kocası hazret-i
Osmanı babasına şikayet etti: Resulullah efendimiz, “Ey benim kızım! Eğer Allahü teâlânın rızâsını ve benim rızâmı
istersen, bir ân durma, var evine ki, Osman’ın ayaklarına yüzünü sürüp, özür
dile. Yoksa ne Hakkın huzurunda, ne de benim huzurumda yerin kalır.” deyip
ve bir ân durdurmayıp, Hazreti Osman’ın huzuruna gönderdi.(Dört Büyük Halife)
Ufak bir tartışmada, hemen kızana arka çıkan anne babalar
Peygamber efendimizin bu nasihatlarınden ders almalıdırlar.
İslamiyet aşırılıklardan men eder!
Anne babalar çocuklarına neden
bu kadar aşırı ilgi gösteriyorlar?
Bunun pek çok sebebi olmakla beraber esas sebep
sevgide aşırıya kaçmak, sınırı aşmaktır. Birçok konuda olduğu gibi burada da
orta yolu bırakıp uç noktalara kaymaktır.
Dinimizde her şeyin olduğu gibi sevginin yeri, sınırı bildirilmiştir.
Örneğin, anne baba sevgisi ayrı, hanım sevgisi ayrı, çocuk sevgisi ayrı...
Bunların sınırları ve dereceleri bellidir. Bunların da üstünde bir de Peygamber
ve Allah sevgisi var.
Dinimizin bildirdiği bu sınırlar aşılırsa, bir başkasının
hakkına tecavüz olacağından zulüm başlar. Bu da hem dünyada hem de ahırette
sıkıntı demektir. Haksızlığın ve zulmün olduğu yerde huzur kalmaz, huzursuzluk
olur.
Bunun için anne baba ve çocuklar hak ve hukuklarının
sınırlarını çok iyi bilip bunları aşmamalıdır. Anne babanın kendi çocukları da
olsa onların hakkını gasb etmeye hakları yoktur. Çocukları üzernide her türlü
tasarrufta bulunma salahiyetine sahip değildirler. Ancak dinimizin müsaade
ettiği kadar müdahale edebilirler.
Sevgide aşırılıktan bahsettik. Örneğin birçok anne baba konuşma
esnasında şöyle derler: “Biz
çocuklarımız için varız, onlar için yaşıyoruz...” Bu aklı başında bir Müslümana yakışan söz
değildir. Bir insan sadece çocuklar için nasıl yaşar? Müslüman öncelikle dini
için ahıreti için yaşar. Nihayetinde, çocuklar anne babaya cenab-ı Hakkın birer
emanetidir. Emanet muhafaza edilir; onun için yaşanmaz. Çok kız babası,
kızlarına o kadar düşkünler ki, istemeye gelecekler, kız gidecek diye ödleri
kopuyor. Bütün bunlar ölçüyü aşmanın, aşırılığa kaçmanın alametleridir. Bu durum
inanç zafiyetinin, inanç boşluğunun bir ifadesidir. Bu boşluğu başka şekilde
doldurma gayretleridir.
Dinimize göre, bir kız evlenme çağına gelince, uygun biri
talip olduğunda hemen evlendirilir. İslam büyükleri buna çok dikkat etmişler.
Bunu, geciktirilmesi caiz olmayan şeyler sınıfına sokmuşlardır. Cenab-ı Hak
anne babaya verdiği emanetçilik vazifesi bu çağda sona erer. Bu vazife bittiği
halde, erkeğin şusu busu yok diye kızlarını evlendirmeyen mesul olmuş olur.
Çünkü evlenmek gençlerin hakkıdır. Dinimizin önemli bir emridir. Ayrıca normal
hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. Çünkü dünya hayatı bunun üzerine bina
edilmiştir. Evlenmeyen gencin ruhi ve bedeni dengesi bozulur. Dikkat edilirse,
genelde evlenmeyen kimselerin ruhsal yönden rahatsız olduğu görülür.
Başkalarının hakkına tecavüz edilmemeli
Evlendirdikten sonra da, emanetçilik vazifesi bitmiş olacağı
için emanetçilik vazifesine hâlâ devam etmek istenirse, başkasının hakkına
tecavüz edilmiş olur ki, bu da büyük bir zulüm olur. Evlendirip onların yeni
bir yuva kurmalarından sonra eskisi gibi yakından değil artık uzaktan
ilgilenmesi gerekir. Çünkü birinci derece ilgilenme sona ermiştir. Kızdan artık
babası değil kocası mesuldür. Erkek ise hem kendinden hem de hanımından
sorumludur. Babanın evlenen oğlu ve kızı üzerinde mesuliyeti kalmamıştır
artık.
Hak ve hukukta, sevgide sınır çok önemlidir. Sınır korunmaz,
hanım, çocuk maksat haline gelirse o zaman durum çok tehlikeli boyuta varır.
Bunun tehlikesi nedir, maksat çocuk olunca ne olur? Bunun cevabını dört asır
önce İmam-ı Rabbanî hazretleri kısa
ve öz olarak şöyle ifade etmiş: “Kişinin
maksadı neyse mabudu o olur.”
İnsanoğlunun başına gelen bütün sıkıntıların sebebi orta yolu bırakıp aşırılığa kaçmasıdır.
Doğru yol “Orta yol” dur!
İnsanoğlunun başına gelen bütün sıkıntılar, belalar, cenab-ı
Hakkın bildirdiği orta yolu bırakıp kendi kısa akıllarına göre açtıkları
yollara sapmalarının neticesidir.
Aşırılıklar insanı hep orta yoldan, doğru yoldan
uzaklaştıran birer tuzaktır. Konumuzla ilgili bir örnek verecek olursak;
Batı’da aşırıya kaçıp çocuklar onsekiz
yaşına gelince, kız olsun erkek olsun anne babası emanetçiliği bırakıp, ne
halin varsa gör, diyerek sokağa bırakıyor. Aile bağları büyük ölçüde bu yaşta
bitiyor. Aileler ile çocukları arasında yeteri kadar sağlam bağ olmadığı için
de bugün Batı’da aile yok olmak üzeredir. Ailenin yok edildiği toplumların da
ayakta kalması mümkün değildir. Tarihte bunun örnekleri çok görülmüştür. Bizde
de, pek çok anne baba diğer bir aşırı uçta yer alıyor. Yani çocuklara karşı
olması gerekenden fazla bir sevgi ve bağlılık ile aile yapısı bozuluyor. Genç
evliler, hayatiyetlerini normal bir şekilde devam ettiremiyorlar.
Her aşırılıkta olduğu gibi sevgide de aşırı gidilirse nerede
duracağı belli olmaz. Farkında olmadan insanı Allahtan başka şeylere tapma
noktasına getirir. Çünkü, insanın maksadı neyse taptığı o odur. Eğer bir insan
Allahı unutup, hep para için çalışırsa, o, artık paraya tapıyor, demektir. Yine
sadece çocukları için yaşıyorsa, bunlara olan sevgisi herşeyin üzerine çıkmışsa
ona tapıyor demektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder