Anneye sahip çıkmada samimi değiller
“Anneler
Günü”nün mahiyetini belirttikten sonra biraz da, buna dayalı olarak,
annenin ve ailenin toplumdaki yerini ve önemini izah etmeye çalışayım.
Bir taraftan anneye, kadına önem verdiğini göstermek için Anneler Gününü
tertip eden Batı dünyası, diğer taraftan da aileyi yok etmek için elinden
geleni yapmakta... Bu insanın bindiği dalı kesmesinden başka bir şey değil...
Çünkü, anne ailenin temel taşıdır. Aileye düşmanlık anneye düşmanlıktır.
Bugün, aileye ve aile hayatına karşı, açık veya gizli bir savaş
sürdürüldüğü bilinen bir gerçek. Filmlerin, romanların, hikâyelerin, müstehcen
yayınların, TV’lerin esas konusu hep aile... Ailenin lüzumsuzluğu, kadın ve
erkeklerin aile kurmadan da birlikte yaşayabilecekleri ve çocuk sahibi
olabilecekleri hususu, devamlı gündemde tutulmakta.
Ayrıca cinsel özgürlük adı altında, fuhuş teşvik edilmekte ve bunlar, her
türlü vasıtadan faydalanılarak genç dimağlara işlenmekte... Bütün bu
faaliyetlerin asıl gayesinin, aileyi çözmek ve çökertmek olduğunda kimsenin
şüphesi olmasın.
Fikir adamları da bu tehlikenin farkında artık. Fransız fikir adamı Paul Janet, endişelerini şöyle dile
getirmekte: “Günümüzde, genel ve özel
teşebbüslerle meydana gelen yoksul evleri, iş evleri, ana okulları ve kreşler,
kadının, ailenin rahatı için faaliyet göstermektedirler. Fakat, ailenin yerine,
cemiyetin geçtiğini ifade eden bu kurumlar, bir felâketi karşılamak için
alınmış tedbirlerden ibarettir. Ancak, bu tedbirler, eninde sonunda, ailenin
ihmal edilmesini, ananın, ev ile ilgilenmemesini teşvik edecek; tahminlerin
üstünde fenalıklara sebep olacaktır...”
Eskiden olduğu gibi, aslında Batı, kadına şimdi de değer vermemektedir.
Yaptıkları sadece görüntüdür, değer verdiği intibaını vermektir. Kadınları
aldatma manevrasıdır. Eskiden kendi rahatlıkları için kadını, köle olarak, eşya
olarak görenler şimdi de süs eşyası, reklam aracı ve ticari bir emtia olarak görmektedirler.
Esas maksat, zenginliklerini kullanıp, lüks ve israf içinde günlerini gün
etmektir. Bunlar için, birer taş bebekler gibi süslenen kadın, içki
âlemlerinde, kumarhanelerde, çılgın bir müzik eşliğinde yarı çıplak halde hoş
vakit geçirme aracıdır.
Böyle kimselerden kadının ailenin korunması beklenebilir mi? Bunlar tabii
ki, fuhuş özgürlüğünü, nikahsız yaşamayı, filmlerinde ve romanlarında görüp
okudukları, randevu evlerinde buluşmayı teşvik edecekler; mukaddes aile
yuvasına düşman olacaklar.
İşin üzücü tarafı, sözde kadın haklarını savunan, feministlerin, yayınevi,
dergi ve gazetelerin, TV’lerin bu rezil hayata, kadını, oltanın ucundaki yem
olarak gören kimselere alet
olmalarıdır...
Sinsi bir propaganda ile de, “Kadınları, erkeklerin tahakkümünden kurtarmak
gerektiğini, onların, çocuk doğurmak ve yetiştirmek gibi bir göreve mahkûm
esirler olmadıklarını, onların da erkekler gibi yaşamaya hakları
bulunduğunu...” savunur gözüktüler.
Böylece gerçek niyetlerini sakladılar. Zaruret, ihtiyaç olduğunda tabii ki
kadın da çalışır. İstisnaları dışında, insanlık tarihi boyunca, ailede zaten
bir “iş bölümü” yapılmıştır. Genellikle anne, evinde, yuvasında,
çoluk-çocuğunun eğitimi, beslenmesi, korunması, gelişmesi, yuvanın huzur ve
düzenini sağlaması ile meşgulken, baba, evinin dışında mücadele vermiştir.
Bütün sosyal değişmelere ve olumsuz gelişmelere rağmen, aile, günümüzde de bu
karakterini korumak için direnmiştir.
Tarih boyunca, yapısı değişmekle birlikte aile, fonksiyonlarını, zaman ve
mekânın şartlarına uydurarak devam edegelmiştir. Ailenin zayıfladığı,
zedelendiği ve fonksiyonlarını yapamadığı zamanlarda, cemiyetin ahlakı
bozulmuş, gayrimeşrû ilişkiler artmış, beden ve ruh sağlığı bozuk nesiller
cemiyeti işgâl etmiştir...
Gerçek mutluluktan uzak kalan aile fertleri, mutluluğu serserilikte,
anarşide, terörde, maceralarda, antisosyal davranışlarda, alkolizmde,
uyuşturucu maddelerde, suç ve cinayetlerde aramış, bunun neticesi olarak da
ruhi dengesi bozuk nesiller, cemiyeti bir kanser gibi sarmıştır. Bazı yer altı
ve yer üstü teşkilâtlar da bu durumu, şu veya bu biçimde kullanmıştır.
Bugün, aklı başında kimseler, ısrarla ailenin yeniden güçlendirilmesini,
ananın ve çocukların korunmasını; hiçbir sebep ve bahane ile çocukların ailenin
şefkat ve himayesinden mahrum bırakılmamasını savunmaktadırlar.
Fakat kaybolan değerlerin geri gelmesi çok zordur. Bunun için Batı’nın bu
durumundan ibret alıp kadına ve aileye sahip çıkmak zorundayız. Anneler günü
ile geçiştirilemeyecek kadar önemlidir bu konu. Çünkü, aile, gerçekten cemiyetin
temelidir. Ancak aileyi kurtaran toplumlar
ayakta kalabilirler!..
“Dünya Kadınlar Günü” kutlaması
Birşeyin temeli yoksa, sağlam bir gerekçeye dayanmıyorsa,
yapılmış olmak için yapılıyorsa, en önemlisi de işin içinde istismar varsa o işten netice almak mümkün değildir. Tabii
ki hiç netice alınmıyor değil. Netice alınıyor fakat, uğrunda “gün” düzenlenen
kadınlar değil, bunu istismar malzemesi yapan çevreler parsayı topluyor.
Kadınlarımız yıllardır bunun farkında değillerdi. Çok şükür,
artık onlar da istismar edildiklerinin farkına varmaya başladılar. Özellikle bunların, entelektüel
çevreden olması daha da sevindirici. Çünkü esas istismar edilen çevre bunlar.
Yoksa evinde çocukları, yemeği ile ev
işleri ile ilgilenen muhafazakar kadınlarımız zaten böyle istismarlardan
uzaktırlar. Onlar hayatlarından memnunlar, arayış içinde de değiller... Onun
için bunların istismarları söz konusu olmaz zaten.
Konumuzla ilgili olduğu için Sabah Gazetesi bayan
yazarlarından Ruhat Mengi’nin kadın hakları ile ilgili sitem yüklü yazısından
kısa bir özet vermek istiyorum sizlere:
“Sizi bilmem
ama "gün" kutlamaktan bana fenalık geldi. İki haftada bir özel bir
günü kutluyoruz, yıllardır her fırsatta konuşmalar yapıyor, siyasetçilerle,
kuruluşlarla yapılan toplantılara katılıyoruz, kadınlarla ilgili en ufak bir
gelişme yok... Bu yıl da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için Lions Kulüpler gibi
bazı kuruluşlardan, bazı siyasi partilerden konuşmacı olarak davet aldım ama ben artık konuşmak istemiyorum. Daha da
doğrusu bu yıl Dünya Kadınlar Günü'nü kutlamak istemiyorum...!”
Bayan Mengi haklı değil mi? Yıllardır, kadınlarımız
kurtarılmak istenirken daha da perişan hale getirilmedi mi? Bu yüzden “Gölge
etme başka ihsan istemem” deme noktasına geldi kadınlarımız. Önce
kurtarıcılardan kurtulmak istiyorlar...
Halbuki
kadının cemiyette çok önemli bir yeri vardır. Çünkü kadın, cemiyetin
çekirdeğini teşkil eden ailenin temel taşıdır. Temel taşı yerinden oynatılan
binanın ayakta kalması mümkün değildir.
“Kadının
yegane süsü ve güzelliği”
“Bu çirkin
asrın ve çirkin muhitin yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin başörtünüzdür.
Niçin ondan müştekî gibisiniz? O mazrufa bu zarftan muvafık ne olabilir? Sizi
böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl giyinebileceğini düşünüyorum ve
örtüsüz bir kadın tahayyül edemiyorum. Yazık değil mi ki o saçlara güneş
vursun, o yüzü havalar, tozlar hırpalasın. Yazık değil mi ki -mazallah- o
gözlerin harimine kolayca, lâubali bir yabancı gözün kıvılcımı sıçrasın.
Niçin başka cinsten kadınlara bakıp da başınızda
garip mütalâalara meydan açıyorsunuz? Onlardan size ne? Siz başlı başınıza bir
âlemsiniz. Ben o âleme girdiğim dakikadan itibaren, hariçte başka mevcudiyet
var mı, yok mu unuttum bile. Siz niçin kendinizde herkesi unut muyorsunuz?
Söze başlarken demiştim ki, bu çirkin asrın, bu
çirkin muhitin yegâne güzelliği sizin örtülerinizdir. Memnun ve müsterih
yaşamak için bu kanaat size kifayet etmez mi? Halbuki benim ruhumu sadece bu
kanaat dolduruyor. Örtüleriniz bana muhabbet öğretiyor; hayata muhabbeti, aşka
muhabbeti, memlekete muhabbeti öğretiyor; bahusus memlekete muhabbeti. Zira
sizin örtüleriniz, bu süsleriniz değil midir ki, minarelerden ve o al râyetten
(bayraktan) sonra bu serseri ruha biraz âşina ve bir emin mersa (liman) saadeti
veriyor.
Gördünüz mü? Başörtünüzden bahsederken haşin
adımlarla surlar etrafında dolaşan eski bir kahraman gibi söz söylemeye
başladım. Belki bunların hiçbirini yapmayacağım, fakat emin olunuz ki, şu
dakikada çok samimiyim. Size, sizin örtülerinize ve süslerinize doğru teveccüh
edince kendimi çok bahtiyar hissediyorum.
Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu
çirkin muhitin ortasında asalet ve zarafete yegâne dâl (işaret) olarak bunlar,
sade bunlar kaldı. İnsanlar senelerden beri, insanlığı terzil (rezil etmek) için
ve cemiyetlere manzaraların en fenasını vermek için, sevimsiz bir cinnetle her
şeyi devirdiler. Bu güruha peyrev olmak (peşinden gitmek) size yakışır mı? Ben
sizi zamanların ve insanların fevkinde, onların haricinde biliyorum. Siz mestur
ruhlardan değil misiniz? Yaratıcımız
sizi bu sıfatla sair mahlûkat arasında mümtaz kılmamış mıydı? O,
Kitab'ında sizin isminizi zikretmedi mi?" (Yakub Kadri, Kadınlık ve
Kadınlarımız s. 39-41)
İKİNCİ BÖLÜM:
HUZURLU BİR AİLE İÇİN
KONFOR İÇERİ, HUZUR DIŞARI!
Eskiden, küçücük evlerde bile misafir ağırlamadan rahat
edilemezdi. O zamanlar, “Keşke geniş bir
evim olsa da, daha çok misafiri ağırlayabilseydim.” diyenler, şimdi kocaman
evlerinde misafir yerine ağır, hantal eşyaları ağırlamakta... O zamanlar bir
kimsenin otelde kalması, o şehirdeki arkadaşı için büyük bir üzüntü kaynağı
olurdu. Bunu bilen arkadaşı da, gece yarısı da olsa kapısını çalıp, “Ben
geldim.” diyebilirdi. Şimdi böyle bir davranış cesaret ister artık... Kıt
imkânlara rağmen o günlerde kim ne yaptıysa, o yanına kâr kaldı. Makamın,
malın, mülkün beraberinde getirdiği konfor, işi zorlaştırdı. Kitaplarda geçen, “Varlıktaki imtihan yokluktakinden çok daha
zordur.” kaidesine yakîn hâsıl oldu.
Bütün bunları, değerli dostumuz, Ahmet Sağlamer Beyin Üsküdar’dan gönderme lütfunda bulunduğu yazıyı
okuyunca hatırladım. Gerçekten de çok güzel tespitleri var Ahmet Beyin.
Okuyunca siz de hak vereceksiniz bana...
Eşyalar baş köşede
“Konfor içeri huzur dışarı... Öyle bir devirde yaşıyoruz ki,
zarurî olmayan ihtiyaçlar, özenti sebebiyle zaruret mevkiine çıktı. Kendi evimi
anlatayım size. Üç aşağı beş yukarı çoğumuzun evi böyle...
Bütün odalarım tıklım tıklım eşya ile dolu. Buna rağmen
eşyaların ne düşüncelerime bir katkısı oldu, ne de huzuruma... Tam tersi, rahat
etmek niyetiyle aldıklarımız, rahatımızı kaçırdı. Artık salonlarımızın en
aydınlık, en güzel köşelerinde koltuklar oturuyor. Evlerimizde, rahatça oturup
huzur içinde sohbet edebileceğimiz, namaz kılabileceğimiz bir köşe yok.
Koltuk, vitrin, televizyon, müzik seti, sehpalar, abajurlar
karmaşası; her sehpanın üzerinde kristal tabaklar, vazolar; vazolarda yapma
çiçekler...
Ah şu aynalı koca vitrinler! Bunların ve içindeki gösterişli
porselenlerin neye yaradığını açıklayacak birini görsem, öylesine
rahatlayacağım ki...
Yalnız taban değil, tavan da dolu. Tavandan tepemize iki
koca avize sarkıyor. Avizeleri aydınlanma ihtiyacının icabı olarak değil,
(Çünkü çıplak ampul daha iyi aydınlatır.) gösteriş tutkumuzun ağır bedeli
olarak tavana asmışız. Her birinde irili ufaklı üç yüz adet kristal ya da
kristal niyetine yutturulmuş cam parça... Her parçanın haftada bir defa özel
kimyasal bir maddeyle, ya da sirkeli suyla tek tek silinip kurulanması
gerekiyor. Yoksa matlaşır, salonun görüntüsünü bozar. Görüntü bozulunca ne
olur, misafirler ayıplar. Sanki misafirler bizi teftişe geliyor.
Hepsi insana düşman
Aslında, esas ayıp olanı, misafiri, eşyalarla tıkış tıkış
salonlarda eşyaların esaretine terk etmek ve bu esarete bekçilik yapmaktır. Ne
zamandır atadan kalma yer yatağına veya bir kanepeye sere serpe uzanma hasreti
içindeyiz. Salonun ortasında çocuğumuzla, torunumuzla alt alta, üst üste
yuvarlanmak için yanıyoruz. Ne çare, yürüyecek kadar bile yer yok... Ayağınızı
uzatmaya kalksanız hemen bir yerlere çarpıveriyor. Misafirle namaz mı kılmak
istiyorsunuz, o zaman birçok eşyanın yerini her vakitte geçici de olsa
değiştirme zahmetini göze almanız şart!
Söyler misiniz lütfen, koltuğa bağdaş kurabiliyor, yorgun
ayaklarınızı sehpaya koyabiliyor musunuz? Gerekirse salonunuzun bir köşesinde
kıvrılıp yatabiliyor musunuz? Nerde?!...
Koltuklar, vitrinler, sehpalar, avizeler, vazolar, büfeler
sanki hepsi insana düşman... Hepsi el ele verip huzurun yolunu kesmiş. Kendi
ortamımızda yabancı gibiyiz. Bir yerlere çarpmamak, bir şeyleri kırmamak için
sürekli tetikte olmamız gerekiyor. Evlerimizde eşyaların saltanatı sürüyor.
Evlerimize eşyalar hâkim, biz ise herhalde mahkûmuz...
“Konfor içeri,
huzur dışarı!” demekte haksız
mıyım?”
BİRLİK VE DİRLİK
Ziyaretine gittiğim arkadaşa hoşbeşten sonra, hanımı ile
ilgili bazı ailevî sıkıntıları olduğunu bildiğim için sordum:
- Nasıl vaziyet?
- Bildiğin
gibi!...
- Nasıl yani?
- Uzun uzadıya
anlatmaya gerek yok. Şu kadarını söyleyeyim de, gerisini sen anla artık:
Akşamın olmasını, mesainin bitmesini istemiyorum. Hiç akşam olmadan, yıllarca
mesai devam edip gitse diyorum. Yine haftanın günlerinden pazar, benim korkulu
rüyam... Keşke günler geçmeyip, pazar hiç gelmese diyorum... İman selâmetiyle
bir an evvel dünyadan göç etmeyi arzu ediyorum...
“Sen de amma
rahatına düşkünsün!” diyerek, yarı
şaka yarı ciddî bazı teselli verici şeyler söylemeye çalıştım...
Belki bu arkadaşın sıkıntısı had safhada; fakat üç aşağı beş
yukarı toplumumuzun çoğunun durumu bundan pek farklı değil aslında... Çok kimse
derdini anlatmadığı, hep içine attığı için, dışarıdan güllük gülistanlık gibi
görünmektedir.
Bugün görülen aile yapısındaki bu çöküş, her gün artarak
devam etmektedir. Memleketimizde de boşanma oranları her yıl süratle artmakta.
Avrupa ve Amerika, aile üzerinde yaptıkları yanlışlığı geç de olsa farketti.
Şimdi geriye dönüş için çareler arıyor...
Değişim üzerine seri konferanslar veren, bu konuda birçok
kitabı olan araştırmacı yazar Pat Mesiti, aile üzerine bakınız ne diyor:
“Değişimden
korunacak şeyler de var. Bunlardan biri ailenin yapısıdır. Bugün, bazı kimseler
aile fertlerinin görev ve sorumluluklarını yeniden yorumlamak ve aile kavramını
yeniden tanımlamak istiyorlar. Ailenin birliğini, gücünü yıkmakla, aile
fertlerinin rollerini değiştirmek, yeniden tanımlamak eş anlamlıdır. Böyle bir
davranış, toplumun yapısı bakımından çok tehlikelidir. Çünkü, aileyi
parçalamak, toplumu parçalamak demektir...”
Nerede birlik, orada dirlik
Yabancılar bile böyle söylerken, biz, hızla onların yaptığı
yanlışlığın peşinden koşarak, aradaki mesafeyi bir an önce kapatmanın
plânlarını yapıyoruz.
Aile yapımız bu hâle nasıl geldi ? “Nerede birlik, orada dirlik.” diye boşuna dememişler. Bugüne kadar
bu kural hiç değişmemiş. Millet olarak, devlet olarak bir yerde birlik varsa,
dirlik de olmuş. Bir devleti yıkmak isteyenler önce bu birliği yıkmışlar. Bu
birliği sağlamak için de, her zaman son sözü söyleyecek kimse lâzım. Eğer bu
yoksa veya var da otoritesiz ise, birliği sağlamak mümkün değildir.
Aile fertleri toplumun en küçük yapı taşlarıdır. Nasıl bir
binanın temel taşları yerinden oynatıldığında bu binanın ayakta kalması mümkün
değilse; ailenin temel taşları da yerinden oynatıldığında, o ailenin ayakta
kalması mümkün olmaz. Ayakta kalsa bile esas fonksiyonlarını yerine getirmesi
mümkün değildir.
Eskiden aile yapımız çok kuvvetliydi. Niçin kuvvetliydi?
Çünkü, ailede, aile reisi, baba kavramı
vardı. Ailenin diğer fertleri, kadın ve çocuklar, yaptıkları her icraatı onun
adına yaparlardı. Kendileri sanki ortada yoklardı. O, tartışmasız liderdi.
Aile fertleri, kötü işleri kendilerine; iyi işleri aile
reisine mal ederlerdi. Reis, yanlış da yapsa, doğru da yapsa, yaptığı
tartışılmazdı. Çünkü evin direği kabul edilirdi. Direk yıkılınca, binanın
çökeceği bilindiği için, aile fertleri bu direği korumayı kendilerine birinci
vazife kabul etmişlerdi. Korumada direğin kalitesine bakılmazdı. Onun
başlarında bulunması büyük nimet bilinirdi. Tartışma olmayınca da evde huzur
hâkim olurdu.
Ekonomik özgürlük tuzağı
Baba da, babalığını yapar, icabında kendi yemez, aile fertlerine
yedirir; kendisi giymez, onları giydirirdi. Gösterilen saygıyı hiçbir zaman
istismar etmezdi. Aranan, özlenen de bu değil mi zaten?
Şimdi ise, “Kadın
erkek eşitliği”, “Ekonomik özgürlük” gibi sloganlarla bu otorite yok
edildi. Baba, tabiri caiz ise, evde sadece bostan korkuluğu... Hanımı ayrı
telden, çocukları ayrı telden çalıyor. Baba birşey söylemek, yaptırmak
istediğinde, binbir rica ile, kenarından köşesinden ima ile maksadını ifade
etmeye çalışıyor.
Aileye “Sen” “Ben” kavgası
girdi. Aile reisine karşı, “Sen öyle
yaparsan, ben de şöyle yaparım. Sen onu alırsan, ben de şunu isterim...” diklenmesi
yerleşti ailede. Birçok ev, aile olmaktan çıkıp, otel hâline geldi. Fertler
kendi başına buyruk oldu. Böyle olunca da huzur kalmadı.
Netice olarak, “Sen”
“Ben” içeri, huzur dışarı... Benim için huzur önemli değil diyenler varsa,
onların olsun eşitlik ve özgürlükler...
Eşitlik mücadelesinin
bedelini çocuklar ödüyor
Almanya'nın ünlü sunucularından Eva Herman, kadınların eşitlik
mücadelesinin bedelini çocukların ödediğini kaydetti. Çalışan bir anne olarak
kariyer yapıp birçok hemcinsine örnek olan Herman, Cicero dergisine yaptığı
açıklamada "Kadınların eşitlik
mücadelesi sona erdi" diyerek bir anda ülke gündemine yerleşti.
Kadınların iş hayatında verdiği eşitlik mücadelesinin iflas ettiğini açık bir
dille belirten Herman, bu mücadelenin en büyük zararı çocuklara verdiğini
kaydetti. Doğum oranlarındaki düşüşün en büyük sebeplerinden birinin de bu
eşitlik mücadelesi olduğunu söyleyen Herman, geleceği çocukların belirlediği
gerçeğinden yola çıkarak bu şekilde hareket eden kadınların bilhassa ülkenin
geleceğini etkilediğini ifade etti. Herman, kadınların bu mücadelesinin de
başarısızlığa uğradığını ileri sürdü. Kadınların doğalarına aykırı hareket
etmeleri sebebiyle mutsuz olduklarını söyleyen Herman, kadınların eşitlik
mücadelesinden dolayı yorulduğunu da kaydetti. (Mustafa Kasap, Berlin
28.04.2006)
GERÇEK HUZURUN ADRESI
Bugüne
kadar, tarih boyunca yapılan bütün saldırılara rağmen, aileyi çökertmeye ve
hatta yok etmeye yönelik bütün teşebbüsler sonuçsuz kalmıştır. Çünkü aile,
fonksiyonları dipdiri olan bir sosyal müessesedir. Ancak, bu topkeyün
saldırılara karşı canlılığını ne kadar devam ettirebilecek? Eğer gerekli tedbir alınmazsa ayakta kalması
zorlaşacak en azından fonksiyonlarının tamamını yerine getiremeyecek.
Bugün, bütün dünyada
olduğu gibi, ülkemizde de çeşitli vesilelerle aile ve kadın üzerine iyi niyetli
çalışmalar yapılmakta. Ancak, bazen, bu gibi çalışmaları saptırmak, şaşırtmak
ve istismar etmek isteyen kötü ve art niyetli kimselerin sayısı da
küçümsenmeyecek ölçüdedir. Kötü niyetliler gün geçtikçe artmaktadır.
Art
niyetliler, genç erkek ve kızlara, nikah olmadan da birlikte yaşanabileceğini,
aile kurmadan da çocuk sahibi olunabileceğini, artık, bekarlık ve bakirelik
gibi komplekslere kapılmamak gerektiğini, fuhuş özgürlüğü...gibi zehirli
fikirler ortaya atmakta, bunları
desteklemek üzere, romanlar yazmakta, filmler çevirmekte.
Aileyi önce sarsmak sonra yıkmak
Doğrudan
doğruya aileyi yıkmaya en azından sarsmaya yönelen, mukaddes nikah müessesesini
küçümseyen, özgürlük maskesi altında fuhşu teşvik eden bu kişi ve çevreler,
bununla da yetinmemekte, kendini, evine ve ailesine adayan anneleri, birer
“hazır yiyici” gibi göstermeye çalışmaktalar.
Bu
kadını sokağa çekme, aileyi parçalama
gayretidir. Kadın olmadan aile olmaz, aile olmayınca cemiyet olmaz. Aile
olmadan ruh sağlığı yerinde bir toplum düşünülemez. Aile dışında doğan, yahut,
ana ve baba şefkatinden mahrum kalan nesillerin beden ve ruh sağlıkları
tehlikededir. Ne kadar mükemmel olursa olsun, hiçbir müessese, ailenin yerini
tutamamaktadır.
Rusya’da,
komünist liderler bile, önce aileyi lağvettiler, fakat, aile dışında yetişen
çocukların ve gençlerin perişan halini gördükten sonra, dehşete kapılarak
aileye dönüş emrini vermek zorunda kaldılar.
İslâm düşmanlığı uğruna nice medeniyetleri ve aile mefhumunu
yok eden İngiltere, ülkesindeki boşanma oranının vahametini görünce, giderek
çöken aile kurumunu koruma altına almaya mecbur oldu. Evlilik dışı çocuk oranı
yüzde 35’e ulaşınca yeni düzenlemelerle, evliliklerin korunması için daha fazla
destek sağlamaya başladı.
Kapitalistler
hep kadını istismar etmişler, zenginlikleri ile lüks ve israfın tadını
çıkarmış, kadınları taş bebekler gibi süsleyerek içki alemlerinde,
kumarhanelerde, fuhuş partilerinde eğlence malzemesi yapmışlar. Nikah
müessesesini hor görerek, Batı filmlerinde ve romanlarında görüp okuduğumuz
gibi bekar evlerinde buluşmayı, mukaddes aile yuvasına tercih ettiler...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder