Bağış Yap

Amount :
Other : USD

24 Mart 2013 Pazar

Huzurun Kaynağı Aile


Huzuru başka yerde aramayın!
Ecdadımız ise aileye ve aile fertlerine sahip çıkmış, bu uğurda hiçbir fedakarlıktan kaçınmamıştır. Aileyi huzur yuvası haline getirmiştir. Yaşamak tatlıdır, fakat çetin bir mücadeleyi gerektirir. Hele günümüzde, hayatın gürültüsü, patırtısı ile yıpranan sinirler, ağır yorgunluklar ve hayal kırıklıkları huzur ve sükuna olan ihtiyacımızı, çok daha fazla artırmıştır.
Hepimiz, resmiyetten uzak, mahremiyeti olan, içimizi rahatça dökebileceğimiz, sevildiğimizi, sayıldığımızı ve korunduğumuzu bildiğimiz bir yuvaya ne kadar muhtacız. Sosyologlar, ailenin bu vazifesini yapabilecek başka bir müessesenin mevcut olamadığını ve olamayacağını söyleyerek, ailenin güçlendirilmesininin şart olduğunu  belirtmektedirler. Sosyologların, çok ilgi çeken ve hak verilen bu hükmü, gerçekten de doğrudur ve takdire değer... Ancak, hemen belirtelim ki, yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı kerim tam 1400 yıl önce, bu gerçeği bildirmiş, “Allah, evlerinizi, sizin için, bir huzur ve sükûn yeri yaptı.” buyurulmuştur.(En-Nahl/80.)
Evet, dinimiz 1400 yıl önce gerçek huzurun adresini bildirmiş. Huzuru başka yerde arayan, çölde susuz kalmış kimsenin su diye serap peşinde koşmasına benzer!..

“SEN DE YAŞLANACAKSIN UNUTMA!” 

Bu söz, son yıllarda, eskiden ailenin bireylerinden olan, bugün ise aileden dışlanmış, huzur evlerine hapsedilmiş aile büyüklerini koruma amaçlı Yaşlıları Koruma Derneği’nin sloganı. Ama kulak veren kim? Sloganın tesir etmesi için, arkasında destek gerekir, basında, halk nezdinde kabul görmesi gerekir. Medyamız çok daha önemli(!) işlerle uğraştığı için yaşlılara destek vermeye vakit bulamıyor. Derneğin üyeleri gibi sloganları da cılız kalıyor!...
Tanzimattan beri, bazı güçler ısrarla, Batı’nın ne kadar kötü adeti varsa, getirmeyi, ne kadar faydalı işleri varsa getirmemeyi kendilerine prensip edinmişler. Hatta o hale gelmiş ki, Batı o yanlışından çoktan dönmüş, zararlarını telafi gayreti içinde. Fakat biz ısrarla o yanlışın peşindeyiz...
Bugün Batı’da çocuklar belli bir yaşa geldikten sonra çoğunun ev ile irtibatı tamamen kopmakta. İstemeseler de buna engel olamamaktalar. Bu yaşayış hayvanlarınkine ne kadar benziyor değil mi? Hayvanlar, yavrularını, yeterli duruma gelince  yuvadan atarlar.
Yaşlılar haftası vesilesiyle bir bayan okuyucum aradı. “Artık dayanacak gücüm kalmadı, kötü örnek(!) olduğum için çevrem beni dışlıyor,” diyerek sözlerine başladı. Dışlama sebebini de şöyle izah etti:
“Beyimin yaşlı, bakıma muhtaç anne babası yanımızda kalıyor. Elimden geldiği kadar onlara bakmaya çalışıyorum. Aslında benim fazla bir şey de yaptığım yok. Zaten çocuklar için yemek pişiriyorum, iki kişi fazla olmuş bana bir ek külfeti de yok. Bana karıştıkları da yok kendi hallerinde namazlarıyla, ibadetleri ile uğraşıp duruyorlar.
Komşularım, görüştüğümüz kimseler bana enayi gözüyle bakıyorlar. “Bu zamanda kaynana, kayınpeder kahrı hiç çekilir mi? Bizim beyler seni örnek gösteriyorlar. Bize kötü örnek oluyorsun,” diyorlar. Her fırsatta bu yanlışımı(!) yüzüme vuruyorlar.
İyi niyetli olanlarda, “Maşaallah, bu zamanda böyle gelin az bulunur, Allah sabır versin, kolaylık versin. Kimsenin yapmadığını yapıyorsun” diyorlar. Her iki gruba göre de yaptığım normal değil anlayacağınız. Zaman zaman şeytan aklıma giriyor, “ Gerçekten ben enayi miyim” diye düşünüyorum. Sonra annem aklıma geliyor. Yatalak olan kayın validesine Allah rızası için sabırla bakmıştı. Şimdi de sağ olsun gelinimiz kendi annesi gibi yakınlık gösteriyor. Kim ne yaparsa Allah fazlasıyla kendisine dünyada da ahırette de verir diyerek kendime teselli veriyorum.”
Değerli okuyucumuz! kim ne derse desin sen doğru yoldasın, dinimizin emrettiği, büyüklerimizin asırlardır titizlikte uydukları bir yoldasın hiç üzülme! Seni ayıplayanlar da bir gün yaşlanacaklar. Ne ektilerse onu biçecekler. Ama o zaman iş işten geçmiş olacak.

Başaranın altında yatan gerçek
Aslında ailede yaşlılara sahip çıkmanın faydası sadece ona bakan kimseye değildir. Toplumun, çocukların  yetişmesinde, huzurun sağlanmasında o kadar faydası var ki, saymakla bitmez. Ailede, anne babaya göre, dedenin, babaannenin çocuğun yetişmesinde, terbiyesinde çok büyük rolü vardır.
Tecrübe kolay elde edilen bir şey değildir. Para ile mal ile de elde edilemez. Gelin için kayınvalidesinin tecrübeleri paha biçilmez bir değerdir. Aynı durum dede için de geçerli. Dede anlattığı masallarla, hikayelerle, aile terbiyesini, toplumun örf adetini aşılar. Böyle bir terbiyeden geçen çocuk hayatta başarılı olur.
Meşhur CNN programcısı Larry King kitabında anlatır: New York Belediye Başkanı Mario Poduno hoş sohbet, hitabeti güzel bir idarecidir. Eski ABD Başkanı Clinton’un danışmanı olan hukukçu oğlu Andrew Poduno, genç yaşına (yaşı 33) rağmen, bu konularda babasından daha başarılı. Bir gün Mario Poduno’ya bunun sebebini sordum. Şöyle cevap verdi:
“Biz İtalyan asıllıyız. Bizde geniş aile kültürü hakimdir. Andrew, dede kültürü ile yetişti. Babam, annem devamlı ona birşeyler anlatırlardı. O da zevkle dinlerdi. Dinlemesini bilen çok şey öğrenir, kendisini de dinletir. Konuşma yeteneği gelişir. Oğlumun başarısının altında bu gerçek yatar...”
Doğru her yerde doğrudur. İnancı ne olursa olsun kim buna uyarsa, dünyada karşılığını bulur. İnancı doğruysa ahırette de karşılığını görür.

“Beli bükük yaşlılar olmasaydı...”
Yaşlılara saygının sosyal boyutundan sonra biraz da dini boyutu üzerinde durmak istiyorum.
Yaşlılara, güçsüzlere yardım etmek dinimizin önemli bir kuralıdır. Dinimiz, çocuk, genç, yaşlı toplumun her ferdinin dayanışma içinde olmasını emreder. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Yaşlılarımıza hürmet ve ikram, Allahü teâlâya saygıdandır. Güçsüzlere, hastalara, yaşlılara ve küçüklere merhamet ediniz! Büyüklerimizi saymayan, küçüklerimize acımayan bizden değildir. Bir genç, bir ihtiyara, yaşından dolayı hürmet ederse, onun yaşına varınca, Allahü teâlâ, ona gençleri hürmet ettirir.”
Dinimiz, anne- baba yaşlanınca bakım evlerine atılarak üzüntü içinde ömürlerini tamamlamalarını değil, çocuklarının daima yanlarında kalmalarını onlara yumuşak davranmayı, tevazu göstermeyi, onları üzmemeyi, öf bile dememeği emrediyor.
Yüce Allah yine, “Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine öf bile deme; ağır söz söyleme, onlarla yumuşak ve tatlı konuş, onlara acı, tevazu kanadını gerip "Rabbim, küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et" diye duâ et.” (İsra 23, 24) buyuruyor.
Resûlullah efendimiz, "Eğer süt emen çocuklar, beli bükük yaşlılar, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azâb sel gibi gelirdi" buyururdu.
Cemiyetler dayanışma ile yaşlısı genci birbirlerine sevgi ve saygıyla ayakta kalırlar, ancak bu şekilde toplum huzur bulur. Eğer yaşlılar, artık sizin işiniz bitti, sizin faydanız yok diye terk edilirse o toplum çöker. Çökmese bile toplumda rahat, huzur kalmaz. Huzur olmayan bir ortamda huşu içinde ibadet de yapılamaz.

Yaşlılar unutulmamak ister
Psikiyatr Dr. Nihat Kaya, toplumda huzurun sağlanması için yaşlılarla ilgili şu tavsiyelerde bulunmaktadır: “Yaşlı kimseleri bu dönemlerinde yalnız bırakmamak gerekir. Yaşlılar bu dönemlerinde çocukluğa benzer bir dönem yaşarlar. Bu dönemde daha çok ilgi, sevgi beklerler. Aranmak, hatırlanmak, değerli olduklarını hissetmek isterler. Özellikle çocukları tarafından ilgi görmek ve hediye almak isterler. Ben yaşlıyım. Hiçbir işe yaramıyorum. Bu yüzden değerim olmaz. Söylediklerimi kimse dinlemez düşüncesine kapılırlar. Bazıları da kim bana bakacak kaygısına kapılır. Huzurevlerine gönderilen yaşlıları, artık işe yaramıyorum, beni istemiyorlar, beni sevmiyorlar düşüncesi onları deprasyona sokar.”
Yaşlıların sıkıntısına ortak olup ahir ömürlerini huzur içinde geçirmelerini sağlamalıyız. Onlar bize Allah’ın bir emanettir. Yaşlı insanlar için dünyayı yaşanılmaz hale getiren yalnızlık duygusudur. Akranları dünyadan ayrıldıkça bu duygu daha da artar. Bizlere düşen onlara bu duyguyu yaşatmamak.
Yaşlıların beklediği en önemli şey saygıdır bizden. Çünkü ancak onlar, gösterdiğimiz saygı nispetinde, yaşadıkları yılları boşa geçirmemiş oldukları kanaatine varırlar. Saygının arkasından onlara, bazı şeyleri danışarak hâlâ daha kendilerine ihtiyacımız olduğunu hissettirmemiz gerekir. Yaşlılar hayatın her safhasında bizleri yanı başında görmek isterler.
İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Bunun için bize karşı bazı sıkıntıları, yanlış tutum ve davranışları olabilir. Bunları anlayışla karşılamalıyız... Maalesef yıllardır, romanlarda, TV dizilerinde “huysuz ihtiyar” tiplemesi işlendi. İnsanlar ihtiyarlayınca mutlaka çekilmez sıkıntı verirler, düşüncesi yerleşti kafamıza. İhtiyar bir insanın dayanılmaz huysuzluklarıyla hemhal olarak yetiştirildi gençlik.
Her insan kendini karşısındakinin yerine koymadığı müddetçe yaşlının gence, gencin yaşlıya duyduğu sevgi zayıflar. Tahammülsüzlüğün başlıca sebebi budur. Unutmayalım ki, onlar bizim gençlik halimizi  yaşamayacaklar fakat biz onların halini yaşayacağız!.. Bugünün yarını da var...
Bazı şeylerin telafisi mümkün değildir. Evlad olarak üzerimize düşeni yaparsak içimizde bir ukde kalmaz, ömür boyu keşke şöyle yapsaydım, böyle yapsaydım üzüntüsü ile yaşamayız.

Sosyal problemlerin sebebi
Psikolojisi üzerine isim yapmış Dr. Benjamin Spock günümüz sosyal problemlerini eski değerleri kaybetmeye bağlamakta. Yaşlılara değer vermeyip, onların tecrübelerinden istifade etmemeye bağlamaktatır. Geçmiş geniş aile yapısından övgüyle bahseden  bir yazısında diyor ki. 
“19'uncu yüzyılda ve 20'inci yüzyılın başların­da Amerika'da ve Avrupa'da aile yapısı klasikti. Ana-babaların, büyükanne-büyükbabaların yaşlarına, tecrü­belerine itaat ve hürmet uyum getiriyordu. Baba çekir­dek ailenin reisi olarak tanınır ve bu görevini vakarla yürü­türdü. Çocuklar büyüklerine saygı gösterirlerdi.
Bugün ise, herşeye rağmen hâlâ yürüyebilen çok az sayıdaki aile bile gerginlik ve sıkıntı ile içice. Sadece ana veya sadece baba ile devam eden aile ha­yatında, geçimsizlikler çok yaygın. Yaşlılar değil hürmet bekle­mek, artık gençlerden sadece müsamaha görmeyi ümit edebi­liyorlar. Artık birçok ailede baba, sofraya ya da sohbete reislik eden tesirli bir rol üstlenmiş değil, evin dışındaki işiyle meş­gul.
Televizyon komedilerinde büyükbaba, baba, ekseriya, sersemce hare­ketler yapan bir maskara hüviyetinde canlandırılıyor. Anneler, güvenilir, saygıdeğer eğitici kimliklerini gitgide kaybediyor. Bazı ailelerde çocuklar büyüklerden daha fazla söz sahibi.
Es­kiden yemek saatleri, büyükbaba, büyükanne ve  bütün aileyi bir araya top­layan mühim bir âdet idi; bugün önemsiz, sıradan vakitler ha­line geldi. Hatta bazı evlerde masa etrafında aile fertlerinin toplandığı yemek saatleri mevcut bile değil. Bu da, aile fertleri arasında birlik beraberliği ve huzuru yok etmekte, sosyal problemler üretmektedir. "


HAKLI MI MUTLU MU OLMAK İSTERSİNİZ!

 

 “Haklı olmak mı istiyorsun, yoksa, mutlu olmak mı?" Evet, ailede, cemiyette herkesin devamlı sorması gereken en önemli sorulardan biri de bu. " Haklı mı olmak mutlu mu olmak!”
Hayatta, çoğu zaman ikisi de mümkün değildir. Haklı olmak ve iddialarımızı savunmak hem muazzam miktarda zihinsel enerji tüketir hem de hayatımızdaki insanlarla aramıza mesafe koyar. Haklı çıkma ihtiyacı, ya da başkasının hatalı olduğunu ispatlama arzusu, çevremizdeki insanları sürekli savunmada olmaya yönelteceği gibi bizi de baskı altında tutar.
Buna rağmen çoğumuz evimizde, çevremizde hep kendi doğrularımızı, başkalarının yanlışlarını kabul ettirmeye çalışarak zaman ve enerji tüketiriz. Birçok insan farkında olarak ya da olmayarak başkalarına hatalı olduklarını ispatlarsa, onların bunu minnettarlıkla karşılayacağını ya da en azından bir şeyler öğreneceklerini sanır. Bu çok yanlış bir düşüncedir!

Hatayı kabul etmemek büyük hatadır
Bir düşünün: Bugüne dek hiç haksız olduğunuz söylendiğinde, siz bunu söyleyen kişiye içten "Sen haklısın; bana haksız olduğumu gösterdiğin için çok teşekkür ederim" dediniz mi? Ya da; tanıdığınız bir kimse hatasını düzelttiğiniz veya, haklı çıktığınız için size teşekkür etti mi? Bırakın teşekkürü, bunu samimi olarak kaç kişi kabul etti ?
Elbette etmemiştir. İşin gerçeği şudur: Hepimiz evde olsun, dışarıda olsun öne sürdüğümüz iddialara başkalarının saygı göstermesini ve bunların anlaşılmasını isteriz. İnsanların en büyük arzularından biri, kendisini başkalarının dikkatle dinlemesidir. Ve dinlemeyi bilenler herkes tarafından en çok saygı ve sevgiyi görürler.
Karşılarındaki insanı ikide bir düzeltme alışkanlığı olanlar ise pek sevilmezler ve herkes onlardan kaçmaya bakar. Bütün bunlar, haklı çıkmak, hiçbir zaman uygun değildir, anlamına gelmez; insanın gerçekten haklı çıkmasını istediği durumlar da vardır.
Hiç taviz vermek istemeyebileceğiniz ilkeler olabilir. Burada düşündüklerinizi açıkça söylemek önemlidir. Ama çoğu zaman insanın egosu öne çıkar ve kavgasız geçebilecek bir konuşmanın niteliğini bozar. Bu, ille de haklı çıkma isteğinden ve ihtiyacından kaynaklanır.
Daha sevimli olmanın en güzel yolu, haklı çıkmanın zevkini ve süksesini başkalarına bırakmaktadır. Düzeltme huyunu bırakın. Bu huydan vazgeçmek ne kadar zor gelse de emin olun çabanıza değecektir. Birisi size " Bence en önemli şey.." diye başladığında, hemen onun sözünü kesip " Hayır daha önemlisi şudur.." veya, buna benzer yüzlerce sesli sözlü teklif düzeltme yapmak yerine, bırakın karşınızdaki insanın yorumu öyle kalsın.
Böylece evimizdeki, çevrenizdeki insanlar size karşı daha az savurgan, daha çok sevgi dolu olacak, nedenini tam olarak anlamasalar bile, size karşı tahminlerinizin ötesinde bir beğeni duyacaktır. Siz de, onların mutluluğuna tanık olup buna katılmanın bir ego çatışmasından çok daha tatmin edici olduğunu keşfedeceksiniz.

“Ben haksızım sen haklısın” diyebilmeliyiz
En temel ilkelerinizden ve yüreğinizde biçimlenen fikirlerden taviz vermeniz şart değildir, ama bugünden başlayın ve bırakın çoğu zaman da "Başkaları haklı oluversin!” Siz gerçekten haklı iseniz, söylemeseniz de bir gün haklılığınız zaten ortaya çıkacaktır. Çünkü gerçekler gizli kalmaz!
Zaten dinimiz de, münakaşayı terkedip, haklı olduğu halde karşısındakine, ben haksızım sen haklısın diyene cennet vadediyor. Bu konu ile ilgili olarak Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:
 “Sizden öncekiler sırf bunun yüzünden helak oldu. Bırakın münakaşayı! Münakaşanın faydası yoktur. Mümin münakaşa etmez. Münakaşa eden iki kişi ziyandadır. Münakaşa edene kıyamette şefaat etmem. Haklı olduğu hâlde münakaşayı bırakana, Cennetin kenar, orta ve yüksek yerinde üç köşk verileceğine kefilim. Putlara tapmaktan sonra Rabbimin ilk yasak ettiği şey münakaşadır.”
Kişi haklı da olsa, münakaşa etmeyip karşısındakine, “sen haklısın” derse rahat eder. Düşman değil dost kazanır. Çünkü, münakaşa, dostların arasını açar, kin ateşini körükler. Münakaşa, karşıdaki insanı cahil yerine koymak demektir. Sen bilmezsin, ben bilirim demektir. Cahillikle suçlanan herkes az veya çok üzülür, kırılır. Bu da dostluğu zedeler.
Ben haklıyım, sen haksızsın demek, kendisinin akıl, fazilet ve ilimde üstünlüğünü isbata çalışmaktır. Bu ise, karşıdakini cehalet ve ahmaklıkla itham etmek demektir. Kendini karşısındakinden üstün görmek ise, kibirdir.
Münakaşanın savunulacak hiçbir yönü yoktur, her yönden zararlıdır. Münakaşa güzel ahlâkın zıttıdır. Müslüman güzel ahlâklı olur. Hadis-i şerifte, “Mallarınızla herkesi memnun edemezsiniz. Güler yüz ve tatlı dil ve güzel ahlâkla memnun etmeye çalışınız!” buyuruldu
Güzel ahlaklı kimse, herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dilli olur. Hiç kimse ile münakaşa etmez. Bilir ki, münakaşa etmek, dostluğu giderir. Düşmanların çoğalmasına sebeb olur. Fitne çıkarmaz, dost ile de, düşman ile de tatlı konuşur, herkesle iyi geçinir. Hafız-ı Şirazi’nin, dostlara doğru söylemeli, düşmanları güler yüzle ve tatlı dil ile idare etmelidir, sözüne uyar. Af dileyeni affeder. Kimsenin sözüne karşı gelmez. Münakaşa etmez. Herkese yumuşak söyler, sert konuşmaz.
Haklı olduğu hâlde münakaşayı terketmek, haksız olduğu hâlde, münakaşayı terketmekten daha zordur. Bu bakımdan haklı olduğu hâlde münakaşayı terketmek daha çok sevaptır.

Münakaşanın zararları
Hakkı açıklamak niyetiyle de olsa, başkalarını mağlup etmek için yapılan tartışmalar zararlıdır. Bir kimsede tartışmada galip gelme sevgisi, hakkı karşısındakinin ağzından duymaktan daha sevimli gelirse, her kötülüğün içine girmiş demektir. Tartışmayı kazanma arzusu, diğer kötülüklere sebebiyet verir. Hadis-i şerifte, “Hitabeti kuvvetli ve münakaşacı olan, faydalı amelden mahrum kalır” buyurulmuştur.
Tartışmanın pek çok zararı vardır. Bunların bazıları şunlardır:
Tartışma hasede yol açar: Hadis-i şerifte, “Hased, ateşin odunu yediği gibi, hasenatı yer” buyuruldu. Hakkı küçük görmeye sebep olur. Başka bir hadis-i şerifte, “Hakkı küçük görmek kibirdendir.” buyuruldu. Tartışma, kin tutmaya yol açar. Kendi fikrinin kabul edilmediğini gören tartışmacı, karşısındakine gizli-açık kin besler, bazan ömür boyu onu affetmez.
Gıybete sebep olur. Hâlbuki Allahü teâlâ gıybet etmeyi, ölü eti yemeye benzetmiştir.
Övünmeye sebep olur: Allahü teâlâ kendimizi övmekten bizi menederek, “Elbette Allahü teâlâ, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez” buyurmaktadır. (Lokman18)
Nifaka, riyaya inada yol açar. Hadis-i şerifte, “Allahın en sevmediği kimse, hakkı kabul etmekte inat edendir.” buyuruldu. İnat, karşımızdakini aşağı görmeye, ondan nefret etmeye, ona düşmanlık beslemeye yol açar.
Münakaşa, dostların azalmasına, hasımların çoğalmasına sebep olur. Hasan-ı Basri hazretleri, “Bin kişinin dostluğuna, bir kişinin düşmanlığını satın alma!” buyurdu.
Kötülerle münakaşa etme, üzerler.
İyilerle münakaşa etme, küserler.
Bütün bu bildirilenler, söylemesi kolay yapması zor şeylerdir. Zor ama mümkün; karşılığında Cennet sözü var! Hem de Peygamber efendimizden: “Kimse ile münakaşa etmeyen, haklı olsa bile, dili ile kimseyi incitmiyen Müslümanın, Cennete gireceğini size söz veriyorum.

BOŞANMALARIN SEBEBİ

Dünyanın ve içindeki canlıların varlıklarını sürdürebilmesi, ayakta kalabilmesi Allahü teâlânın belirlediği tabiat kanunlarına bağlıdır. Mesela, havadaki oksijen oranı, % 21, karbondioksid oranı ise  0,03 ‘dür. Havadaki oksijen oranı %21’den az veya çok olursa hiçbir canlı nefes alamaz ve yaşayamaz. Hiçbir insan, hayvan ve bitki hayatta kalamaz. Yine korbondioksid oranı yükselirse canlılar zehirlenip ölür. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder