Huzuru başka yerde aramayın!
Ecdadımız
ise aileye ve aile fertlerine sahip çıkmış, bu uğurda hiçbir fedakarlıktan
kaçınmamıştır. Aileyi huzur yuvası haline getirmiştir. Yaşamak tatlıdır, fakat
çetin bir mücadeleyi gerektirir. Hele günümüzde, hayatın gürültüsü, patırtısı ile
yıpranan sinirler, ağır yorgunluklar ve hayal kırıklıkları huzur ve sükuna olan
ihtiyacımızı, çok daha fazla artırmıştır.
Hepimiz,
resmiyetten uzak, mahremiyeti olan, içimizi rahatça dökebileceğimiz,
sevildiğimizi, sayıldığımızı ve korunduğumuzu bildiğimiz bir yuvaya ne kadar
muhtacız. Sosyologlar, ailenin bu vazifesini yapabilecek başka bir müessesenin
mevcut olamadığını ve olamayacağını söyleyerek, ailenin güçlendirilmesininin
şart olduğunu belirtmektedirler. Sosyologların,
çok ilgi çeken ve hak verilen bu hükmü, gerçekten de doğrudur ve takdire
değer... Ancak, hemen belirtelim ki, yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı kerim
tam 1400 yıl önce, bu gerçeği bildirmiş, “Allah,
evlerinizi, sizin için, bir huzur ve sükûn yeri yaptı.” buyurulmuştur.(En-Nahl/80.)
Evet,
dinimiz 1400 yıl önce gerçek huzurun adresini bildirmiş. Huzuru başka yerde
arayan, çölde susuz kalmış kimsenin su diye serap peşinde koşmasına benzer!..
“SEN DE YAŞLANACAKSIN UNUTMA!”
Bu söz, son yıllarda, eskiden ailenin bireylerinden olan, bugün
ise aileden dışlanmış, huzur evlerine hapsedilmiş aile büyüklerini koruma
amaçlı Yaşlıları Koruma Derneği’nin
sloganı. Ama kulak veren kim? Sloganın tesir etmesi için, arkasında destek
gerekir, basında, halk nezdinde kabul görmesi gerekir. Medyamız çok daha
önemli(!) işlerle uğraştığı için yaşlılara destek vermeye vakit bulamıyor.
Derneğin üyeleri gibi sloganları da cılız kalıyor!...
Tanzimattan beri, bazı güçler ısrarla, Batı’nın ne kadar
kötü adeti varsa, getirmeyi, ne kadar faydalı işleri varsa getirmemeyi
kendilerine prensip edinmişler. Hatta o hale gelmiş ki, Batı o yanlışından
çoktan dönmüş, zararlarını telafi gayreti içinde. Fakat biz ısrarla o yanlışın
peşindeyiz...
Bugün Batı’da çocuklar belli bir yaşa geldikten sonra
çoğunun ev ile irtibatı tamamen kopmakta. İstemeseler de buna engel
olamamaktalar. Bu yaşayış hayvanlarınkine ne kadar benziyor değil mi?
Hayvanlar, yavrularını, yeterli duruma gelince
yuvadan atarlar.
Yaşlılar haftası vesilesiyle bir bayan okuyucum aradı. “Artık dayanacak gücüm kalmadı, kötü
örnek(!) olduğum için çevrem beni dışlıyor,” diyerek sözlerine başladı.
Dışlama sebebini de şöyle izah etti:
“Beyimin yaşlı, bakıma muhtaç anne babası yanımızda kalıyor.
Elimden geldiği kadar onlara bakmaya çalışıyorum. Aslında benim fazla bir şey
de yaptığım yok. Zaten çocuklar için yemek pişiriyorum, iki kişi fazla olmuş
bana bir ek külfeti de yok. Bana karıştıkları da yok kendi hallerinde
namazlarıyla, ibadetleri ile uğraşıp duruyorlar.
Komşularım, görüştüğümüz kimseler bana enayi gözüyle
bakıyorlar. “Bu zamanda kaynana,
kayınpeder kahrı hiç çekilir mi? Bizim beyler seni örnek gösteriyorlar. Bize
kötü örnek oluyorsun,” diyorlar. Her fırsatta bu yanlışımı(!) yüzüme
vuruyorlar.
İyi niyetli olanlarda, “Maşaallah, bu zamanda böyle gelin az
bulunur, Allah sabır versin, kolaylık versin. Kimsenin yapmadığını yapıyorsun”
diyorlar. Her iki gruba göre de yaptığım normal değil anlayacağınız. Zaman
zaman şeytan aklıma giriyor, “ Gerçekten ben enayi miyim” diye düşünüyorum.
Sonra annem aklıma geliyor. Yatalak olan kayın validesine Allah rızası için
sabırla bakmıştı. Şimdi de sağ olsun gelinimiz kendi annesi gibi yakınlık
gösteriyor. Kim ne yaparsa Allah fazlasıyla kendisine dünyada da ahırette de
verir diyerek kendime teselli veriyorum.”
Değerli okuyucumuz! kim ne derse desin sen doğru yoldasın,
dinimizin emrettiği, büyüklerimizin asırlardır titizlikte uydukları bir
yoldasın hiç üzülme! Seni ayıplayanlar da bir gün yaşlanacaklar. Ne ektilerse
onu biçecekler. Ama o zaman iş işten geçmiş olacak.
Başaranın altında yatan gerçek
Aslında ailede yaşlılara sahip çıkmanın faydası sadece ona
bakan kimseye değildir. Toplumun, çocukların
yetişmesinde, huzurun sağlanmasında o kadar faydası var ki, saymakla
bitmez. Ailede, anne babaya göre, dedenin, babaannenin çocuğun yetişmesinde,
terbiyesinde çok büyük rolü vardır.
Tecrübe kolay elde edilen bir şey değildir. Para ile mal ile
de elde edilemez. Gelin için kayınvalidesinin tecrübeleri paha biçilmez bir
değerdir. Aynı durum dede için de geçerli. Dede anlattığı masallarla,
hikayelerle, aile terbiyesini, toplumun örf adetini aşılar. Böyle bir
terbiyeden geçen çocuk hayatta başarılı olur.
Meşhur CNN programcısı Larry
King kitabında anlatır: New York Belediye Başkanı Mario Poduno hoş sohbet, hitabeti güzel bir idarecidir. Eski ABD
Başkanı Clinton’un danışmanı olan hukukçu oğlu Andrew Poduno, genç yaşına (yaşı 33) rağmen, bu konularda
babasından daha başarılı. Bir gün Mario Poduno’ya bunun sebebini sordum. Şöyle
cevap verdi:
“Biz İtalyan
asıllıyız. Bizde geniş aile kültürü hakimdir. Andrew, dede kültürü ile yetişti.
Babam, annem devamlı ona birşeyler anlatırlardı. O da zevkle dinlerdi.
Dinlemesini bilen çok şey öğrenir, kendisini de dinletir. Konuşma yeteneği
gelişir. Oğlumun başarısının altında bu gerçek yatar...”
Doğru her yerde doğrudur. İnancı ne olursa olsun kim buna
uyarsa, dünyada karşılığını bulur. İnancı doğruysa ahırette de karşılığını
görür.
“Beli bükük yaşlılar olmasaydı...”
Yaşlılara
saygının sosyal boyutundan sonra biraz da dini boyutu üzerinde durmak istiyorum.
Yaşlılara, güçsüzlere yardım etmek dinimizin önemli bir
kuralıdır. Dinimiz, çocuk, genç, yaşlı toplumun her ferdinin dayanışma içinde
olmasını emreder. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Yaşlılarımıza hürmet ve ikram, Allahü teâlâya saygıdandır. Güçsüzlere,
hastalara, yaşlılara ve küçüklere merhamet ediniz! Büyüklerimizi saymayan,
küçüklerimize acımayan bizden değildir. Bir genç, bir ihtiyara, yaşından dolayı
hürmet ederse, onun yaşına varınca, Allahü teâlâ, ona gençleri hürmet ettirir.”
Dinimiz, anne- baba yaşlanınca bakım evlerine atılarak
üzüntü içinde ömürlerini tamamlamalarını değil, çocuklarının daima yanlarında
kalmalarını onlara yumuşak davranmayı, tevazu göstermeyi, onları üzmemeyi, öf
bile dememeği emrediyor.
Yüce Allah yine,
“Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı
emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine öf bile
deme; ağır söz söyleme, onlarla yumuşak ve tatlı konuş, onlara acı, tevazu
kanadını gerip "Rabbim, küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara
merhamet et" diye duâ et.” (İsra 23, 24) buyuruyor.
Resûlullah efendimiz, "Eğer
süt emen çocuklar, beli bükük yaşlılar, otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize
azâb sel gibi gelirdi" buyururdu.
Cemiyetler dayanışma ile yaşlısı genci birbirlerine sevgi ve
saygıyla ayakta kalırlar, ancak bu şekilde toplum huzur bulur. Eğer yaşlılar,
artık sizin işiniz bitti, sizin faydanız yok diye terk edilirse o toplum çöker.
Çökmese bile toplumda rahat, huzur kalmaz. Huzur olmayan bir ortamda huşu
içinde ibadet de yapılamaz.
Yaşlılar unutulmamak ister
Psikiyatr Dr. Nihat
Kaya, toplumda huzurun sağlanması için yaşlılarla ilgili şu tavsiyelerde
bulunmaktadır: “Yaşlı kimseleri bu dönemlerinde yalnız bırakmamak gerekir.
Yaşlılar bu dönemlerinde çocukluğa benzer bir dönem yaşarlar. Bu dönemde daha
çok ilgi, sevgi beklerler. Aranmak, hatırlanmak, değerli olduklarını hissetmek
isterler. Özellikle çocukları tarafından ilgi görmek ve hediye almak isterler.
Ben yaşlıyım. Hiçbir işe yaramıyorum. Bu yüzden değerim olmaz. Söylediklerimi
kimse dinlemez düşüncesine kapılırlar. Bazıları da kim bana bakacak kaygısına
kapılır. Huzurevlerine gönderilen yaşlıları, artık işe yaramıyorum, beni
istemiyorlar, beni sevmiyorlar düşüncesi onları deprasyona sokar.”
Yaşlıların
sıkıntısına ortak olup ahir ömürlerini huzur içinde geçirmelerini sağlamalıyız.
Onlar bize Allah’ın bir emanettir. Yaşlı insanlar için dünyayı yaşanılmaz hale
getiren yalnızlık duygusudur. Akranları dünyadan ayrıldıkça bu duygu daha da
artar. Bizlere düşen onlara bu duyguyu yaşatmamak.
Yaşlıların
beklediği en önemli şey saygıdır bizden. Çünkü ancak onlar, gösterdiğimiz saygı
nispetinde, yaşadıkları yılları boşa geçirmemiş oldukları kanaatine varırlar.
Saygının arkasından onlara, bazı şeyleri danışarak hâlâ daha kendilerine
ihtiyacımız olduğunu hissettirmemiz gerekir. Yaşlılar hayatın her safhasında
bizleri yanı başında görmek isterler.
İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Bunun için bize karşı bazı
sıkıntıları, yanlış tutum ve davranışları olabilir. Bunları anlayışla karşılamalıyız... Maalesef yıllardır,
romanlarda, TV dizilerinde “huysuz
ihtiyar” tiplemesi işlendi. İnsanlar
ihtiyarlayınca mutlaka çekilmez sıkıntı verirler, düşüncesi yerleşti kafamıza. İhtiyar bir insanın dayanılmaz
huysuzluklarıyla hemhal olarak yetiştirildi gençlik.
Her insan kendini karşısındakinin yerine koymadığı müddetçe
yaşlının gence, gencin yaşlıya duyduğu sevgi zayıflar. Tahammülsüzlüğün başlıca
sebebi budur. Unutmayalım ki, onlar bizim gençlik halimizi yaşamayacaklar fakat biz onların halini
yaşayacağız!.. Bugünün yarını da var...
Bazı
şeylerin telafisi mümkün değildir. Evlad olarak üzerimize düşeni yaparsak
içimizde bir ukde kalmaz, ömür boyu keşke şöyle yapsaydım, böyle yapsaydım
üzüntüsü ile yaşamayız.
Sosyal problemlerin sebebi
Psikolojisi üzerine
isim yapmış Dr. Benjamin Spock
günümüz sosyal problemlerini eski değerleri kaybetmeye bağlamakta. Yaşlılara
değer vermeyip, onların tecrübelerinden istifade etmemeye bağlamaktatır. Geçmiş
geniş aile yapısından övgüyle bahseden bir
yazısında diyor ki.
“19'uncu yüzyılda
ve 20'inci yüzyılın başlarında Amerika'da ve Avrupa'da aile yapısı
klasikti. Ana-babaların, büyükanne-büyükbabaların yaşlarına, tecrübelerine
itaat ve hürmet uyum getiriyordu. Baba çekirdek ailenin reisi
olarak tanınır ve bu görevini vakarla yürütürdü. Çocuklar büyüklerine saygı
gösterirlerdi.
Bugün ise, herşeye rağmen hâlâ
yürüyebilen çok az sayıdaki aile bile gerginlik ve sıkıntı ile içice. Sadece
ana veya sadece baba ile devam eden aile hayatında, geçimsizlikler çok yaygın.
Yaşlılar değil hürmet beklemek, artık
gençlerden sadece müsamaha görmeyi ümit edebiliyorlar. Artık birçok
ailede baba, sofraya ya da sohbete reislik eden tesirli bir rol üstlenmiş
değil, evin dışındaki işiyle meşgul.
Televizyon komedilerinde büyükbaba, baba,
ekseriya, sersemce hareketler yapan bir maskara hüviyetinde canlandırılıyor.
Anneler, güvenilir, saygıdeğer eğitici
kimliklerini gitgide kaybediyor. Bazı
ailelerde çocuklar büyüklerden daha fazla söz sahibi.
Eskiden yemek saatleri,
büyükbaba, büyükanne ve bütün aileyi bir
araya toplayan mühim bir âdet idi; bugün
önemsiz, sıradan vakitler haline geldi. Hatta bazı evlerde masa etrafında aile
fertlerinin toplandığı yemek saatleri mevcut bile değil. Bu da, aile fertleri
arasında birlik beraberliği ve huzuru yok etmekte, sosyal problemler
üretmektedir. "
HAKLI MI MUTLU MU OLMAK İSTERSİNİZ!
“Haklı olmak mı istiyorsun, yoksa, mutlu olmak
mı?" Evet, ailede,
cemiyette herkesin devamlı sorması gereken en önemli sorulardan biri de bu.
" Haklı mı olmak mutlu mu olmak!”
Hayatta, çoğu zaman ikisi de mümkün değildir. Haklı olmak ve
iddialarımızı savunmak hem muazzam miktarda zihinsel enerji tüketir hem de
hayatımızdaki insanlarla aramıza mesafe koyar. Haklı çıkma ihtiyacı, ya da
başkasının hatalı olduğunu ispatlama arzusu, çevremizdeki insanları sürekli
savunmada olmaya yönelteceği gibi bizi de baskı altında tutar.
Buna rağmen çoğumuz evimizde, çevremizde hep kendi
doğrularımızı, başkalarının yanlışlarını kabul ettirmeye çalışarak zaman ve
enerji tüketiriz. Birçok insan farkında olarak ya da olmayarak başkalarına
hatalı olduklarını ispatlarsa, onların bunu minnettarlıkla karşılayacağını ya
da en azından bir şeyler öğreneceklerini sanır. Bu çok yanlış bir düşüncedir!
Hatayı kabul etmemek büyük hatadır
Bir düşünün: Bugüne dek hiç haksız olduğunuz söylendiğinde,
siz bunu söyleyen kişiye içten "Sen
haklısın; bana haksız olduğumu gösterdiğin için çok teşekkür ederim"
dediniz mi? Ya da; tanıdığınız bir kimse hatasını düzelttiğiniz veya, haklı
çıktığınız için size teşekkür etti mi? Bırakın teşekkürü, bunu samimi olarak
kaç kişi kabul etti ?
Elbette etmemiştir. İşin gerçeği şudur: Hepimiz evde olsun,
dışarıda olsun öne sürdüğümüz iddialara başkalarının saygı göstermesini ve
bunların anlaşılmasını isteriz. İnsanların en büyük arzularından biri,
kendisini başkalarının dikkatle dinlemesidir. Ve dinlemeyi bilenler herkes
tarafından en çok saygı ve sevgiyi görürler.
Karşılarındaki insanı ikide bir düzeltme alışkanlığı olanlar
ise pek sevilmezler ve herkes onlardan kaçmaya bakar. Bütün bunlar, haklı
çıkmak, hiçbir zaman uygun değildir, anlamına gelmez; insanın gerçekten haklı
çıkmasını istediği durumlar da vardır.
Hiç taviz vermek istemeyebileceğiniz ilkeler olabilir.
Burada düşündüklerinizi açıkça söylemek önemlidir. Ama çoğu zaman insanın egosu
öne çıkar ve kavgasız geçebilecek bir konuşmanın niteliğini bozar. Bu, ille de
haklı çıkma isteğinden ve ihtiyacından kaynaklanır.
Daha sevimli olmanın en güzel yolu, haklı çıkmanın zevkini
ve süksesini başkalarına bırakmaktadır. Düzeltme huyunu bırakın. Bu huydan
vazgeçmek ne kadar zor gelse de emin olun çabanıza değecektir. Birisi size
" Bence en önemli şey.."
diye başladığında, hemen onun sözünü kesip " Hayır daha önemlisi şudur.." veya, buna benzer yüzlerce sesli
sözlü teklif düzeltme yapmak yerine, bırakın karşınızdaki insanın yorumu öyle
kalsın.
Böylece evimizdeki, çevrenizdeki insanlar size karşı daha az
savurgan, daha çok sevgi dolu olacak, nedenini tam olarak anlamasalar bile,
size karşı tahminlerinizin ötesinde bir beğeni duyacaktır. Siz de, onların
mutluluğuna tanık olup buna katılmanın bir ego çatışmasından çok daha tatmin
edici olduğunu keşfedeceksiniz.
“Ben haksızım sen haklısın” diyebilmeliyiz
En temel ilkelerinizden ve yüreğinizde biçimlenen fikirlerden
taviz vermeniz şart değildir, ama bugünden başlayın ve bırakın çoğu zaman da
"Başkaları haklı oluversin!” Siz gerçekten haklı iseniz, söylemeseniz de
bir gün haklılığınız zaten ortaya çıkacaktır. Çünkü gerçekler gizli kalmaz!
Zaten dinimiz de, münakaşayı terkedip, haklı olduğu halde
karşısındakine, ben haksızım sen
haklısın diyene cennet vadediyor. Bu konu ile ilgili olarak Peygamber
efendimiz şöyle buyuruyor:
“Sizden öncekiler sırf bunun yüzünden helak
oldu. Bırakın münakaşayı! Münakaşanın faydası yoktur. Mümin münakaşa etmez.
Münakaşa eden iki kişi ziyandadır. Münakaşa edene kıyamette şefaat etmem. Haklı
olduğu hâlde münakaşayı bırakana, Cennetin kenar, orta ve yüksek yerinde üç
köşk verileceğine kefilim. Putlara tapmaktan sonra Rabbimin ilk yasak ettiği
şey münakaşadır.”
Kişi haklı da olsa, münakaşa etmeyip karşısındakine, “sen haklısın” derse rahat eder. Düşman
değil dost kazanır. Çünkü, münakaşa, dostların arasını açar, kin ateşini
körükler. Münakaşa, karşıdaki insanı cahil yerine koymak demektir. Sen
bilmezsin, ben bilirim demektir. Cahillikle suçlanan herkes az veya çok üzülür,
kırılır. Bu da dostluğu zedeler.
Ben haklıyım, sen haksızsın demek, kendisinin akıl, fazilet
ve ilimde üstünlüğünü isbata çalışmaktır. Bu ise, karşıdakini cehalet ve
ahmaklıkla itham etmek demektir. Kendini karşısındakinden üstün görmek ise,
kibirdir.
Münakaşanın savunulacak hiçbir yönü yoktur, her yönden
zararlıdır. Münakaşa güzel ahlâkın zıttıdır. Müslüman güzel ahlâklı olur.
Hadis-i şerifte, “Mallarınızla herkesi
memnun edemezsiniz. Güler yüz ve tatlı dil ve güzel ahlâkla memnun etmeye
çalışınız!” buyuruldu
Güzel ahlaklı kimse, herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dilli
olur. Hiç kimse ile münakaşa etmez. Bilir ki, münakaşa etmek, dostluğu giderir.
Düşmanların çoğalmasına sebeb olur. Fitne çıkarmaz, dost ile de, düşman ile de
tatlı konuşur, herkesle iyi geçinir. Hafız-ı
Şirazi’nin, dostlara doğru
söylemeli, düşmanları güler yüzle ve tatlı dil ile idare etmelidir, sözüne
uyar. Af dileyeni affeder. Kimsenin sözüne karşı gelmez. Münakaşa etmez.
Herkese yumuşak söyler, sert konuşmaz.
Haklı olduğu hâlde münakaşayı terketmek, haksız olduğu
hâlde, münakaşayı terketmekten daha zordur. Bu bakımdan haklı olduğu hâlde
münakaşayı terketmek daha çok sevaptır.
Münakaşanın zararları
Hakkı açıklamak niyetiyle de olsa, başkalarını mağlup etmek
için yapılan tartışmalar zararlıdır. Bir kimsede tartışmada galip gelme
sevgisi, hakkı karşısındakinin ağzından duymaktan daha sevimli gelirse, her
kötülüğün içine girmiş demektir. Tartışmayı kazanma arzusu, diğer kötülüklere
sebebiyet verir. Hadis-i şerifte,
“Hitabeti kuvvetli ve münakaşacı olan, faydalı amelden mahrum kalır”
buyurulmuştur.
Tartışmanın pek çok zararı vardır. Bunların bazıları
şunlardır:
Tartışma hasede yol açar: Hadis-i şerifte, “Hased, ateşin odunu yediği gibi,
hasenatı yer” buyuruldu. Hakkı küçük görmeye sebep olur. Başka bir hadis-i
şerifte, “Hakkı küçük görmek
kibirdendir.” buyuruldu. Tartışma, kin tutmaya yol açar. Kendi fikrinin
kabul edilmediğini gören tartışmacı, karşısındakine gizli-açık kin besler,
bazan ömür boyu onu affetmez.
Gıybete sebep olur. Hâlbuki Allahü teâlâ gıybet etmeyi, ölü
eti yemeye benzetmiştir.
Övünmeye sebep olur: Allahü teâlâ kendimizi övmekten bizi
menederek, “Elbette Allahü teâlâ,
kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez” buyurmaktadır. (Lokman18)
Nifaka, riyaya inada yol açar. Hadis-i şerifte, “Allahın en sevmediği kimse, hakkı kabul
etmekte inat edendir.” buyuruldu. İnat, karşımızdakini aşağı görmeye, ondan
nefret etmeye, ona düşmanlık beslemeye yol açar.
Münakaşa, dostların azalmasına, hasımların çoğalmasına sebep
olur. Hasan-ı Basri hazretleri, “Bin
kişinin dostluğuna, bir kişinin düşmanlığını satın alma!” buyurdu.
Kötülerle
münakaşa etme, üzerler.
İyilerle
münakaşa etme, küserler.
Bütün bu bildirilenler, söylemesi kolay yapması zor
şeylerdir. Zor ama mümkün; karşılığında Cennet sözü var! Hem de Peygamber
efendimizden: “Kimse ile münakaşa
etmeyen, haklı olsa bile, dili ile kimseyi incitmiyen Müslümanın, Cennete
gireceğini size söz veriyorum.”
BOŞANMALARIN SEBEBİ
Dünyanın ve içindeki canlıların
varlıklarını sürdürebilmesi, ayakta kalabilmesi Allahü teâlânın belirlediği
tabiat kanunlarına bağlıdır. Mesela, havadaki oksijen oranı, % 21,
karbondioksid oranı ise 0,03 ‘dür. Havadaki
oksijen oranı %21’den az veya çok olursa hiçbir canlı nefes alamaz ve
yaşayamaz. Hiçbir insan, hayvan ve bitki hayatta kalamaz. Yine korbondioksid
oranı yükselirse canlılar zehirlenip ölür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder